5 Ocak 2016 Salı

saatleri ayarlama enstitüsü...



Sıkı bir kitap okuyucusunun ciddi çözümsüzlükleri vardır. Çünkü kitaplar birer eşya olmaktan çıkmış hayatının bir parçası haline gelmiştir. Her kitap bittiğinde yeni bir seçimle karşı karşıya kalır okuyucu. Üstelik hayati bir seçimdir aslında yapması gereken. Okuyucu hayatını değiştirecek, dünyaya bakış açısını yeniden şekillendirecek, hayata dair bütün ezberini bozacak kitabın peşindedir her zaman. Oysa bu hep tekrarlanan bir süreç olacaktır, okuyucunun okuduğu kitaplara nazaran çok kısa sürecek ömründe. Bu anlamda da her yeni kitaba başlarken yapılacak seçim hayatidir. Peşinde olduğu o kitap(lar) ne zaman, kim tarafından yazılmıştır, nerede nasıl karşısına çıkacaktır asla tahmin edilemez bir muammadır. 

“Bugün ölürsem en çok üzüleceğim şey daha okumam gereken binlerce kitap olduğu gerçeğidir.” 

İnsan ömrünün ortalama altmışlı yaşlarla sınırlı olduğunu düşünürsek (bu ülkede çocukları öldürüyorlar en çok) kırklı yaşlarına gelmiş bir okuyucu çok ciddi bir kaygı taşımaya başlar. Okunacak binlerce kitap vardır daha ve okuyamadan ölecektir. 

Bu kısa bahisten sonra asıl konuya gelmeliyim. 

Ahmet Hamdi Tanpınar – Saatleri Ayarlama Enstitüsü 

Yazarın bu eseri ilk olarak 1954 yılında Yeni İstanbul dergisinde tefrika edilmiştir. 1961 yılında tek cilt olarak basılmıştır. Yani bu kitap bundan tam tamına 61 yıl önce yazılmıştır. Ben doğmadan 19 yıl önce. 1980 darbesinden 26 yıl önce. Süleyman Demirel’in 7. Kez Başbakan oluşundan 37 yıl önce. Mevcut iktidarın göreve gelişinden 48 yıl önce. Gezi Direnişi’nin başlamasından 59 yıl önce. (ve Ali İsmail Korkmaz’ın, Berkin Elvan’ın, Ethem Sarısülük’ün, Mehmet Ayvalıtaş’ın, Abdocan Cömert’in, Ahmet Atakan’ın, Medeni Yıldırım’ın, Hasan Ferit Gedik’in, Zeynep Eryaşar’ın, İrfan Tuna’nın, Selim Önder’in, Mustafa Sarı’nın ve adını hatırlayamadığın diğer bir çok canın katledilişinden) Mevcut Cumhurbaşkanının seçilmesinden 60 yıl önce. 

Bir kitap yazısına başlarken neden bu kadar tarih verir ki insan? (bu sonraki mevzubahis). Bahsettiğimiz kitap bir hayli yıl önce yazıldığı içinde; bu kitap hakkında binlerce yazı yazılmıştır muhakkak. Ama yine de beni bu yazıyı yazmaya iten bir yönü vardı kitabın. Kitap oldukça popüler, ünü yazarının ismi ile yarışan bir kitap. Böyle olunca okuması kıt ülkemde diğerlerine oranla daha çok okunduğu düşünülecektir. Ancak ben böyle düşünmüyorum (ki bu beni bağlar sadece) Bu açıdan Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sı ile bir kader birliği de vardır bu kitabın. Herkes ismini bilir ancak okuyanı çokta fazla değildir. (dediğim gibi beni bağlar, panik yapmayınız.)Okuyanların önemli bir kısmı da yahu bu kadar adı geçiyor ne yazıyor ki bunda diye okur ve önemli bir kısmı yarım bırakır. (günümüz okuma alışkanlıkları hepimizce malum. Gülben Ergen’in kitap yazıp çok satanların birinci sırasına yerleştiği bir ortamda, birbirimizi kandırmayalım şimdi) 

Benim içinde durum biraz böyle (yanlış anlaşılmasın henüz bahsi geçen çok satan kitabı almış değilim, almayı da düşünmüyorum kafama saksı falan düşmezse. Buradan da anlaşılacağı gibi yazının başında bahsettiğim okunacak binlerce kitaptan kastım okunmayacak kitapların haricinde kalanlar) (Kendime Not: bu cümleyi bende pek anlamadım ama ben ne dediğimi biliyorum) Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ilki Beş Şehir olmak üzere (ilkokulda okumuştum) Yaz Yağmuru, Mahur Beste, Edebiyat Üzerine Makaleler ve Huzur kitaplarını yıllar içerisinde okumuştum. (ilk paragrafa ek: okuyucu ne kadar beğenirse beğensin bir yazarın tüm eserlerini okuyamamıştır çoğu zaman) (elbette aradığı o kitabı bulduğu zaman yani nadiren bir yazara ait tüm eserleri defalarca okumuşluğu da olabilir) Saatleri Ayarlama Enstitüsü’de hep adını bildiğim, ancak hiç okumaya fırsat bulamadığım bir kitaptı. Bu sene İzmir Kitap Fuarında bir his beni dürttü ve aldığım ilk kitap oldu Saatleri Ayarlama Enstitüsü. En son Huzur’u okuduğumda daha önce dikkat etmediğim zamansız tespitler olduğunu fark etmiştim romanda (zamansız: zamandan bağımsız, her zaman geçerli) Dediğim gibi size Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü anlatacak, yorumlayacak, eleştirecek ya da övecek değilim. Bu işin ustası onlarca kalem ve hasbelkader söz etme cesaretini bulmuş binlerce insan bu konuda defaten yazmışlar. (merak buyurursanız onları okuyun) 

Ben çok geç kaldığım bu kitap için farklı bir şey tavsiye edeceğim. Nacizane. Kitabın içinde onlarca karakter ve unsur var önemli sayılabilecek. Üstelik büyük bir ustalıkla anlatılmış hepsi de. Şimdi siz bu kitabı daha önce okumuş olsanız bile, yeniden edinin veya kütüphanenizin derinlerinden (muhtemelen o köşelerden birindedir) çıkarın yeniden ve kitaptaki her karakterin, her unsurun (Hayri İrdal, Halit Ayarcı, Mübarek, Şeyh Ahmet Zamani, İşe yaramaz insanlara verilen makam mevki ve roller, harcanmak için işe alınan kişiler, aile ilişkileri ve tabi ki SAE ) günümüz yaşantısında ülkemizde tekabül ettiği kişi ve kurumları hayalinizde canlandırarak yeniden okuyun lütfen. O hissin beni bu altmış yıllık gecikmeye (erken doğsaymışım da kitaba yetişseymişim buda doğanın suçu bence) rağmen bu kitaba sürüklemesi çok manidar. 

Kitabı bitirdikten sonra ilk sayfasına düştüğüm not aynen şöyle: 

Bu kitapta ki her karakterin, her kurumun, her unsurun, her eylemin, her yalanın 2015 Türkiye’sinde birebir karşılığı var. İzmir 2015 

İyi okumalar. Güneşle kalın.

22 Ağustos 2015 Cumartesi

hep birlikte sevebiliriz insana dair ne varsa "göğe bakalım" ...



Elimde var olan, hatırladığım ilk şiirimi Ağustos 1986'da yazmışım. 
Bilemezdim ki bir yıl olmuş. 
Turgut Uyar ölmüş 22 Ağustos 1985'te.

Yazılacak en güzel şiirleri yazan adam öldükten sonra şiir yazmaya başlamış bir şiir çırağıyım sadece ve hep çırak olarak kalacağım ömrüm boyunca.

Turgut Uyar'ı tanımak için daha bir yedi yıl daha beklemişim üstelik. İlk Turgut Uyar kitabımı 1993 yılında almışım. Yine bir sahaftan. İsmini kitabın ilk sayfasına yazmış ilk sahibi ve her sayfasını defalarca okumuş belli ki. Neden ve nasıl sahafa düşmüş bir Turgut Uyar kitabı hep merak ettim.

Bütün şiirlerini topladığı Büyük Saat isimli toplu şiir kitabının imza gününe sadece dokuz kişi gelmiş ustanın. Üzüldüğünü gören yayımcısının gönderdiği bir kaç yayınevi çalışanı ile birlikte on üç kişiye imzalamış kitabını Turgut Uyar. Nerededir acaba şimdi o on üç imzalı kitap. Belki bir gün birisini görebilir, ona dokunabilirim kim bilir.

Yayınlanan ve ödül aldığı ilk şiiri Arz-ı Hal’de anlatmış gümbür gümbür gelişini aslında.

“ Ekmek derdi, aşk derdi unutturdu seni. / İnsan hatırlamıyor dün yediğini. / Zaten yediğimiz ne ki hatırda dursun.” 
“Meleklerin sana bunları söylemezler. / Artık, pek yarattığın gibi değil dünya. / İnsanlar hem sabuna karıştı, hem suya:”
“Sen tutulmadın mı, içlerinden birine?”
“Sen de, bizi bilmiş olsan başkalaşırsın.”

Hepsi aynı şiirin içinde bu kadar iddialı, açık, cesur, samimi cümleyle seslenir tanrıya. Aynı şirin içinde aşka, topluma, insana, dünyaya, yoksulluğa dokunup, naif bir isyanın içindedir üstelik.

"Güzel günlerim vardı yağmurlarla ıslanan, Ve güzel gecelerim masallarla dopdolu."

dediğine bakmayın bir başka şiirde. Mutsuzdur Turgut Uyar. Hüzünlüdür. Aşkını da şiirini de bu halleri besler belki de. Öyle ki mutsuzluğa dair yazılmış en güzel cümlelerin sahibidir o:

“Mutsuzluktan söz etmek istiyorum
Dikey ve yatay mutsuzluktan
Mükemmel mutsuzluğundan insan soyunun
Sevgim acıyor

Biz giz dolu bir şey yaşadık
Onlarda orada yaşadılar
Bir dağın çarpıklığını
bir sevinç sanarak

En başta mutsuzluk elbet
Kasaba meyhanesi gibi
Kahkahası gün ışığına vurup da
öteden beri yansımayan
Yani birinin solgun bir gülden kaptığı frengi
Öbürürün bir kadından aldığı verem
Bütün işhanlarının tarihçesi
Bütün söz vermelerin tarihçesi
sevgim acıyor

'Yazık sevgime' diyor birisi
Güzel gözlü bir çoçuğun bile
O kadar korunmuş bir yazı yoktu
Ne denmelidir bilemiyorum
sevgim acıyor
Gemiler gene gelip gidiyor
Dağlar kararıp aydınlanacaklar
Ve o kadar.

Tavrım bir çok şeyi bulup coşmaktır
Sonbahar geldi hüzün
Kış geldi kara hüzün
Eyy en akıllı kişisi dünyanın
Bazen yaz ortasında gündüzün
sevgim acıyor

Kimi sevsem...
Kim beni sevse!

Eylül toparlandı gitti işte
Ekim filanda gider bu gidişle
Tarihe gömülen koca koca atlar
Tarihe gömülür
O kadar”

“sevgim acıyor” tek başına antoloji kitaplarını defalarca dolduracak bir şiir değil midir?

Bir aşk adamıdır Turgut Uyar. "Ama çekmediğim kalmadı sevdalardan." diyerek aşkınında mutsuzluğuna ve hüznüne eşlik ettiğinden dem vurur bir şiirinde. Belki bu yüzden şair, belki de şair olduğu için aşka düşer her anında. Her şair gibi kelimelerin efendisi bile olsa çok parası olmamıştır hiç bir zaman. Bu bir ülke adına büyük bir ayıp mıdır? Yoksa şairin kendi seçimimidir bilinmez. Bence ikisi de.

"Biletim üçüncü mevki / Fakirlik hali. / Lületaşından gerdanlığa gücüm yetmemiş, / Sana Sapanca'dan bir sepet elma almışım..." 

der. Aşktır şairin birinci mevkisi. Her anını aşkla geçiren şair yalnızlığı iliklerinde hissettiği anlatır bazen de.

"Nedir bir türlü sırrını anlamadık, / Kimdir bizimle böyle şaka ediyor, / Hangi cebini karıştırsan yalnızlık.."

Şiirlerinde gezdiği, gördüğü, yaşadığı yerlerde ne varsa insana dair hepsine dokunur yine naif bir hüzünle. Anadolu’ya, kentine, kasabasına, köprüsüne, dağına, insanına, hayvanına, ormanına, düğününe, ölümüne hepsine kelimelerden tarihçeler yazar aslında. Oysa hiçbir yere ait hissedemez kendini, sancıları ile sevgililerini birlikte taşır, yeni sevgilere muhtaçtır, güzel içer ve çekip gider…

“Bir gün, bir yağmurla garip garip  / Çoluğu çocuğu terk edeceğim / Bir sevgiyle doymayacak kalbim, anladım  / Alıp başımı gideceğim...”
“Bir yanımda sevgilerim, bir yanımda sancım”
“Sımsıcak sevgilere muhtacım...”
Ve bir sahil meyhanesinde bir akşam
İçip içip ağlasam...

Bir bozuk saattir yüreği gerçekten. Onu anlatırken Tomris Uyar’dan bahsetmeden nasıl geçilir ki zaten. En güzel dizelerini yazdığı kadından. Öyle bir cümleyle, bir Yazı ile falan anlatılacak bir kadından bahsetmiyorum. Tomris Uyar’dan bahsediyorum. Ya da şöyle demeliyim: Türk şiirinin en aşka dokunan dizelerinin tamamının yazıldığı kadından.

Abartmış sayılmam. Düşünsenize Ülkü Tamer, Cemal Süreya,  Edip Cansever ve Turgut Uyar. En güzel şiirlerini yazdılar Tomris Uyar için. Turgut Uyar’ın yüreğinin hep durduğu kadındır o.

“Herkes seni sen zanneder.
Senin sen olmadığını bile bilmeden,
Sen bile..
Seni ben geçerken,
Derim ki,
Saati sorduklarında;
Onu “O” geçiyordur.
Kimse anlam veremez.
Tamir ettirmedin gitti derler şu saati.
Ettirmek istiyor musun demezler.

Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur.

Zamanı durdururum yüreğimde,
Sensiz geçtiği için,
Akrep yelkovana küskündür.
Şu bozuk saat çalışsa benim için ölümdür.
Bil ki akrep yelkovanı geçerse,
Atan bu yüreğim durur.
Bırak bozuk kalsın, hiç değilse;

Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur.”

Tomris Uyar ise böyle anlatırdı Turgut Uyar'ı;

"Turgut, her an elinden kaçıracakmış gibi gereksiz bir kaygıyla yıpranacak; ben de hiçbir rekabetin söz konusu olmadığı bir alanda, boyuna birinci seçilmekten yorulacaktım." 

Kaygılanmasından daha doğal ne olabilir ki. Bu kocaman dünyaları olan adamların arası hiç bozulmaz bu aşk karmaşasında. Dost meclislerinde umarsızca paylaşırlar hayatı. Tomris Uyar; "Sevgililik ya da aşk duygusu zamanla yara alabiliyor, örselenebiliyor, bitebiliyor. Bitmeyen tek aşkın gerçek ve lirik bir dostluk olduğunu Edip Cansever'den öğretti bana." derken hayatın gözden kaçırılmış en güzel değerlerinden birinden bahseder bence.


Hayatı yorumlayış tarzı bir öngörüden ibaret değildir aslında Turgut Uyar’ın  Yaşadığı zaman için yazdığı şu dizelerin, bugün hala geçerli olması ülkede hiçbir şeyin değişmemiş olmasındandır asıl.

“Durduğum yer benim değil iken, / gidebilecek bir yerimin olmaması ne acı; / gidebilecek bir yerim yok iken hâlâ / ve inatla durmayışım ne gaflet / nihayetinde ölmüyorken yaşıyor olan insanın, / yaşıyorken öldüğünü bilmemesi bu, / bu ne tuhaf bi’ hayret.”

Ve yine bugün geçerliliği olan o güzel dizeler:

Gülü çiğdemi filan bırak / sardunyayı karidesi filan bırak / acıyı ve ölümleri bırak / oy pusulalarını ve seçimleri bırak / evet, / seçimleri özellikle bırak / çünkü açlık çoğunluktadır.

Seçimleri özellikle bırak, çünkü açlık çoğunluktadır. Nasılda güne dair değil mi?

Acıdır ki hayatı boyunca yokluk çeken, şiir yazmak için hayatla kavga eden bu büyük şairinde değeri ölümünden sonra anlaşılmıştır. Büyük Saat kitabı Yapı Kredi Yayınları tarafından ilk kez 2002 yılında basılmış, 2013’te 14. baskısını yapmış, ve ölümünün otuzuncu yılında 2015’te de 25. baskısına ulaşmıştır.

Gezi Direnişi bu memlekete en ufağından Turgut Uyar’ı yeniden keşfetme fırsatı vermiştir. Bunu hiç küçümsemeyin.

Turgut Uyarın hangi şiirinden bahsetmesem eksik kalır. O yüzden lütfen hepiniz bir tane Büyük Saat kitabı alıp başucunuza koyun. Bir gün ama bir gün mutlaka lazım olur.

Son olarak Turgut Uyarı’ın ölümüne dair ne söylesem çok yavan kalacaktır. Çünkü bu konuda söylenecek en eşsiz ve anlamlı cümleyi yine bir büyük usta Ferhan Şensoy söylemiştir.

“Ağustos yirmi iki, dediler ‘ustan ölmüş’,

çok gülünçsün  Azrail, Turgut Uyar ölür mü?”

Hep birlikte sevebiliriz insana dair ne varsa "göğe bakalım" 

22 Haziran 2015 Pazartesi

içimde aşkla terbiyelenmiş cesedim...



"Aslında ben kasıklarımdaki sancı ve
bacaklarımın arasındaki ıslaklık kadarım.
Ne bir eksik... ne bir fazla.
Beni rahat bırakın.
Dilediğim kadar sevişeyim, dilediğim yerde öleyim."


Deli Kadın Hikayeleri Mine Söğüt'ün 2011 yılında Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan hikaye kitabı.

İlk Kırmızı Zaman kitabını okumuştum. O günden bu yana ne yazarsa, ne söylerse takip etmeye çalıştığım bir yazar. Dili, anlatımı, topluma ve olaylara bakışı, özgürlüğü, tabulara karşı direnişi her şeyiyle güzel bir insan.

Ayrıca gözlerinin içine baktığınızda büyülü dünyasında kaybolacağınız bir modern zaman büyücüsü o. İlk görüşte aşık olunacak kadınların sonuncusu belki de.

Deli Kadın Hikayeleri "Delirerek ölenlere" ithaf edilmiş, içinde yazarın yirminin üzerinde hikayesini barındıran bir kitap. Bu kadarla bitmiyor ama. Her hikayenin başında bir şiir ve Bahadır Baruter'in bir çizimini de barındırıyor aynı zamanda.

"Size kadınlıkla lanetlenmiş bir varoluş hezeyanı anlatacağım.
Sizi saçlarının ve ayaklarının ucu arasında olup biten
şeylerden ibaret,
doğurmaya mahkum,
çocuklarını kaybetmekle mühürlü,
yalnız, yapayalnız bir kalabalıkta dolaştıracağım.
İçlerine açılan kapıların arkasına saklanmış kadınların
delirerek bedenlerinden dışarı açtıkları pencereden
bakacağım.
O pencereden tekrar ve tekrar ve tekrar kendimi aşağı
atacağım."

diye başlıyor kitap.

Kitapta o kadar çok cümlenin altını çizmişim ki rengarenk olmuş. İkinci hikaye "Beni Öldürmek İsteyen Muhteşem Hayat"  Bittiği yere Ne denebilir ki herşey var içinde"acıtan"  diye not düşmüşüm.

Klasikleri bir kenara bırakacak olursak, son zamanlarda okuduğum en iyi hikaye kitabı. Benim favorim "Pencereler Kelebek Delileri Sever" Kitaptaki her hikaye için söyleyeceklerim var aslında, hepsi için düştüğüm notlar. Ama okurken muhteşem tatlar alacağınız bu hikayeler hakkında önceden fikriniz olmaması daha güzel sanki. Mutlaka edinin ve okuyun.

"Kalemini zehire, kana, cinnete, ölüme ve hayata aynı lezzetle batıran Mine Söğüt'ten unutulmayacak yirmi bir delilik hikayesi"


17 Haziran 2015 Çarşamba

Süleyman Demirel ölmüş...

Tamda uzun uzun madenci fotoğraflarına bakıp, madenci öyküleri okurken, aylar süren grevlerde açlıktan ya da tedavi edilemediği için ölen madenci çocuklarının hikayelerini okurken, madencilerin güvenliklerinin ve haklarının sermayeye nasıl peşkeş çekildiğinin tarihini okurken, mütemadiyen olan grizu patlamalarında yüzlerce madencinin hayatlarını kaybedişinin haberlerini okurken, madencilerin direnişlerinin nasıl acımasızca bastırıldığını okurken, madenci bir babanın çocuğu olarak yokluğun, yoksulluğun, çaresizliğin çocukluğumdan bıraktığı izler sızlarken. İşte tamda bu anda Süleyman Demirel ölmüş. Bu iliklerimde hissettiğim madencilere ait acıların ve onların gururlu yaşantılarının övünçlerinin birbirine karıştığı bu anda. Ölüm haberi ile birlikte duygu selime meftanın iki elini birden şevkle kaldırarak darağacına yolladığı Deniz'in, Yusuf'un, Hüseyin'in acıları ve onurları da eklendi. Kenan Evren'den sonra ona da çok üzülmeyecek bu toprakların halkları...

3 Haziran 2015 Çarşamba

İlber Ortaylı Türklerin Tarihi



İlber Ortaylı - Türklerin Tarihi 2015 Timaş Yayınları 318 syf 

İlber Hoca malumunuz uzun uzun anlatır her şeyi Küçücük bir kitapta nasıl anlattı acaba diye bir merakla aldım kitabı Biraz İlber Hocanın popülaritesinin de etkisiyle. Bu popülarite kitabın satış rakamlarını da oldukça yukarı çekiyor sanıyorum. Normal şartlarda Timaş Yayın Grubu pek tercih ettiğim bir yayınevi değil hatta pek tercih etmediğim bir yayınevi demek daha doğru. Ama fuarında etkisiyle kitabı aldım nitekim. Öncelikle kitabın hiç bir yerinde belirtilmemesine rağmen, kitap soru cevap şeklinde ilerliyor. Böyle olunca da içinde bol miktarda tekrar var. Klasik bir İlber Hoca sohbetinden öteye de geçememiş zaten kitap. Yayınevinin tercihi olduğunu düşündüğüm kitabın sayfalarında çerçeve içine alınmış spot cümleler var. Tabi bu cümleler cımbızla seçilmiş ve çoğu zaman metnin tamamının anlamını manipüle eder nitelikte Kısacası berbat bir tercih. Söylenecek fazla söz yok. Beklentinizi yüksek tutmayın derim. Ben olsaydım almazdım! Bir puan vermem gerekse sanırım 1 olurdu. Ferrari’sini Satan Bilge kadar berbat bir kitap olmuş.

13 Mayıs 2015 Çarşamba

aşık olunacak bir erkeğin özellikleri...



1980 başlarında bir yaz akşamı, Füsun Akatlı, Nimet Tuna ve Tomris Uyar, o dönemin gözde uğrağı Şadırvan’da buluşmuş, denizin tadını çıkarıyorlar. Konu bir ara aşka, sonra aşksızlığa, en sonunda da “aşık olunabilecek bir erkeğin özellikleri”ne geliyor ve bir oyuna dönüşüyor.
Nesnel davranmakta kararlı olduklarından masalarına gelen Edip Cansever ve Turgut Uyar’ın da görüşlerini alıyorlar. (Sonraları Ferit Edgü, Mürşit Balabanlılar, Aydın Emeç gibi “güvenilir” erkek dostlara da başvurulacak.)
Böyle önemli bir konunun koşul sıralamasında ilk maddeyi fiziksel görünüşün ya da zekanın değil giyimin tutması oldukça tuhaf ama ne yapalım?
1- Adam, (o dönemin gözde terliği) Tokyo giymeyecek. Belki de böylelikle onun evde pijamayla dolaşmaması güvenceye alınıyor. Şort yasak değilmiş. Yatarken çorap giymesinmiş.
2- Ama kes giyip jogginge çıkması, pazar günlerini doğa budalalığıyla geçirmesi -sizi de yürüyüşe zorluyorsa- yasak.
3- Pamuklu, keten, yün gibi doğal elyaf giyecek. Naylon ve parlak kumaşlar kesinlikle yasaktır. (Ferit Edgü’nün önemli katkısı: fanila giymeyebilir. Turgut Uyar’ınki: ama don giysin.)
4- Herkes adamın haftada en az bir kere yıkanmasına razıyken Ferit, her gün yıkanmasında diretiyor.
5- Kesinlikle uykucu biri olmasın ama uykusuzluğundan da yakınmasın. Uykusuz gecelerini paylaşılan bin şölene dönüştürebilsin.
6- Alkolik olabilir de sarhoş olmasın. (Ferit’in katkısı: düşebilir ama çelme takmasın.)
7- Uyuşturucu kullanmasına izin var mı? Mürşit’e göre, “ikinci kişiliği gündeme gelmiyorsa kullanabilir.” Turgut’a göre, “hem içki hem uyuşturucu olmaz!” galiba, izin pek yok.
8- TV’de “makul miktarda maç seyredebilir” ama yorum yapmadan, sessizce. Boks ve güreş sevmesin. Turgut “buz patenini” de eklemiş.
9- Tatil günlerini eşya onarmakla geçirmesin. Elektrik sigortası attığında, musluğun contası yenileneceğinde hemen işe sıvanmasın. Bir usta ayarlayacak kadar bilgili olsun (Ferit). Cereyana kapılmayacak ya da evi havuza çevirmeyecek kadar zeki olsun yeter (Turgut).
10- Ya yüzmeyi ya dansetmeyi bilsin ya da herhangi bir sporu iyi yapsın.
11- Haftada en az bir kitap okusun. Mürşit: Red Kit ile Asteriks’ten haberli olsun. Turgut: Pardayyanlar ile Arsen Lüpen’den de. Ferit: şu altı yazardan birini iyice okumuş olsun -Kafka, Shakespeare, Balzac, Sait Faik, Sartre ve F. S. Fitzgerald ya da Hemingway ama İhtiyar Adam ve Deniz sayılmaz. Edip: şiir de okusun.
12- Bir saz çalıyorsa çalsın ama dostlar toplantısında konser vermesin. Aynı şekilde isterse mavi yolculuğa çıksın ama dönüşünde dia gösterileri düzenlemesin.
13- Esprisi “humor”a dayalı olsun. Fıkra anlatmayı, “lazın biri,” diye başlamayı nükte sanmasın. Turgut: askerlik anılarını anlatmasın. Geçmişinden söz ederken, “Sene 1963…” diye girmesin söze. “1963’te filan. Ankara’dayken…” gibi başlasın.
14- Takside arka koltukta otururken de hesabı ödeyebilsin. Lokantada bahşişi yüzde ondan fazla bırakmasın. Garsonlarla bu koşullarda dostluk kurabilsin. Hesabı öderken cebinden tomarla para çıkarmasın. Diline dolamadığı sürece mali durumu önemsiz, yalnız arabası varsa, arabanın park yerine göre program düzenlemesin. Taksiye binebilsin. Çok istiyorsa yabancı sigara ve içki içebilir, tabi büyüklenmediği sürece. (O dönemde yabancı sigaralar kaçaktı.)
15- Edip Cansever’e göre, armağan almayı da vermeyi de bilsin. Her hesabı kendi ödemeye kalkışmasın.
16- Yemek masasında viski vb. İçmesin. Masaya gelen çerezlere saldırmasın.
17- Hayatında en fazla 6 kere doktora gitmiş olsun (ameliyat sayılmıyor). Antibiyotiklere düşkün olmasın.
18- İlk gördüğü insanlar hakkında acele ve değişmez yargılar verecek kadar gözükara bir psikoloji uzmanı kesilmesin.
19- Politik görüşü sola yakın bir aydın olsun. Ama dahi yerine daahi demeyecek kadar düzgün olsun Türkçesi. Parti sloganlarıyla konuşmasın.
20- Omlet, makarna ve biftek dışında yemek pişirmeyi becersin. Kendine yetsin. Kısaca, kişiliğini öne sürmeyecek kadar kişilikli olsun ama belli etmediğini de belli etmesin.
Giyiminden, zevklerinden, davranışlarına, günlük diline kadar her özelliğine karıştığımız (dikkat ederseniz, erkeklerin baskısı daha ağır!), bir yalnızlığa ittiğimiz bu adamcağızın fiziksel özellikleri pek önemli değil anlaşılan. Cinsellik konusunda ondan beklenen, “programlı olmaması, kendini bir şeylere zorunlu hissetmemesi, heteroseksüel olsa da homoseksüellerle dostluk kurabilmesi”.
Kaç yaşında bu zavallı acaba?
Nimet’e göre: 30, Füsun’a göre: 45, bana göre: 30.
Ferit’e göre: ideal olarak 25, Edip’e göre: 40, Turgut’a göre: 30-35, Mürşit’e göre: 35.
Son danışmanımız Aydın Emeç, “isteklerin oldukça ağır yine de mantıksız olmadığını” belirttikten sonra bir kahkaha atmıştı: “İyi ama bu adam zaten evlidir! Tutalım ki değil, kendini bunca eğitmek için bu toplumda nasıl hırpalandığını düşünürsek, sizin gibi vıdıvıdı kadınlar yerine güleç, uysal bir kadın seçmesi daha doğal değil mi?”


Tomris Uyar Yüzleşmeler

12 Mayıs 2015 Salı

acı...





Hep o içimdeki çocuğun elleriyle tuttum sevdiklerimin ellerini, şimdi ne yapacağım bilmiyorum. 
Bir daha hiç bir zaman eskisi gibi gülemeyeceğim, hiç bir yaramazlıktan eskiden aldığım kadar keyif alamayacağım, hiç gerçekten mutlu olamayacağım belki. 
Çünkü ben o çocuk olmadan nasıl yaşanır bilmiyorum. 
Çünkü ben iliklerime kadar hissettiği acıya nasıl dayanılır bilmiyorum. 
Çünkü ben o çocuk yokken nasıl unutulur bilmiyorum 
Çünkü ben o çocuksuz nasıl hayal kurulur bilmiyorum 
Çünkü ben o çocuk yokken nasıl koşulsuz sevilir bilmiyorum. Çünkü ben o çocuk yokken nasıl güvenilir bilmiyorum.
Çünkü ben o çocuk yokken nasıl ağlanır bilmiyorum.
Çünkü ben her şeyimi o lanet olası çocukla yaptığım için, o yokken yapayalnızım.
Çünkü ben artık öylesine karşılıyorum o çocuğun ölümünü.
Çünkü içimdeki çocuk öldü
Ve onsuz nasıl karşılanır ölümler onuda bilmiyorum...